Kenar

Down Sendromluları 30 yıldır tanıyorum, 1 yıldır tanışıyorum.

Bazı güzellikler hayatınıza sıkıntı kapısından girerler.

Sizlere ailecek yaşadığımız böyle bir güzellikten bahsetmek istiyorum.

30 yıllık doktorum, Down sendromunu 30 yıldır biliyordum ama Down sendromlularla 1 yıldır tanışıyorum. Hiranur Melek’le sadece onlar bizim dünyamıza girmedi, bizler de onların sevgi dolu dünyasına dahil olduk.

Geçen yıl Eylül ayında Azerbaycan’ın Gebele şehrinde Sn. Başbakanımızla birlikte Türkiye-Azerbaycan Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği toplantısından dönmek için tam uçağa binerken eşim aradı ve “Sana kötü bir haberim var. Münevver’in çocuğu Down Sendromluymuş” dedi. Bir anda başımdan kaynar sular döküldü. Down Sendromlu çocukları tanıyordum; ufak tefek, az konuşan, genellikle çekingen yapıda, yüz yapıları ile hemen kendini belli eden sessiz bireyler.. Ama itiraf edeyim hiçbiriyle oturup sohbet bile etmemiştim. O halet-i ruhiye ile uçağa bindim. Canım çok sıkkın.. Yanımda oturan bir Genel Müdür arkadaş “Hocam ne oldu, canını sıkan bir şey mi var?” dedi ama çok fazla bir şey söylemek içimden gelmedi.

Uçaktan indim, doğruca kızıma gittik. Tabii o da yıkılmış, kafası allak-bullak.. Haksız da değil, sonra birlikte görüştüğümüz doktor arkadaşların bir kısmı “ailesiyle ilişkileri bozulmasın” diye tahliyeyi tavsiye ederken, bir kısmı “Down Sendromluların iyi bir eğitimle hem ailenin, hem toplumun sevimli bir parçası olabileceğini” söylüyordu. Sadece kızım değil biz de adeta “gidip-geliyorduk”.

Kararımızı etkileyecek pek çok şey duyuyorduk. En ilginci, baş gözü görmeyen ama gönül gözü sürekli açık olan eski İstanbul Milletvekilimiz Lokman Ayva’nın bir ifadesiydi: “ Diyelim ki doğacak çocuk engelli, aldırmaya kara verdiniz. Peki sağlıklı doğdu çocuğumuz sağlam doğduktan sonra kaza, hastalık ve benzeri sebeple engelli oluverirse onu ne yapacaksınız ?”

Bu arada, ilk öğrendiğim zaman aklıma gelen şeyi eşimle paylaştım: Annesi ve babası kabul ederse bu bebeği evlatlık almak istiyorduk. Bu fikrim eşimin çok hoşuna gitti ama annesi ve babası şiddetle karşı çıktı.

Eylül ortasından Ocak başına kadar yaklaşık 3,5 ay zor günler geçirdik. Çocukta aynı zamanda ağır bir kalp anomalisi de vardı.

2013’ün ilk günü, ilk saatlerinde doğdu. Adı Hiranur Melek oldu. Melek ismini dört yaşındaki ablası Zeynep istedi adeta… O daha doğmadan aylar öncesinden annesine “Melek ne zaman doğacak” diye sora sora adının birisi Melek oldu. Sonradan öğrendik ki, Down Sendromluların anneleri çocuklarına hep “meleğim” diye seslenirmiş.

Hiranur Melek doğduktan sonra verilmesi gereken ilk karar ağır kalp anomalisinin düzeltme ameliyatı idi. Henüz 2 aylıkken çok ağır bir kalp ameliyatı geçirdi. Ameliyatın %30 mortalite (ölüm riski) vardı ama çok şükür Hacettepe Üniversitesinde çok başarılı bir ameliyat oldu. Aylar süren yoğun bakım sürecinde en büyük sıkıntıyı annesi çekti. Destek olmaya çalıştık ama ne kadar?

Hiranur Melek günlük hayatımızın değişmez bir parçası olmuşken o sıralar vizyona yeni bir film girdi. Uğur Yücel ve Beren Saat’in başrolünü oynadığı “Benim Dünyam” kör, sağır ve dilsiz bir kız çocuğunun annesi-babası-hocasıyla birlikte hayata tutunma çabasını anlatıyor. Daha önce seyretsek de yine duygulanabilirdik muhtemelen, ancak Hiranur’dan sonra filmi biraz daha içselleştirerek izledik. Çoğu “Bu, sadece bir film” diye düşünebilir aslında, ama bir insanı topluma kazandırma çabasının ne kadar değerli bir erdem olduğunu anlatan güzel bir örnekti bu film..

Anlattığım gerçek hikaye belki bir kişi ve etrafındaki 15-20 kişilik yakın çevresini anlatıyor olabilir. Unutmamak gerekir ki, pek çok farklı noktada buna benzer hikayeler yaşanıyor. Kendisini “normal” olarak gören herkese düşen rol, zor durumdaki bir elden tutmak..

Hiranur Melek şimdi 11 aylık.. Hep düşündüğümüzden daha ileride, daha iyi yönde seyrediyor, çok şükür..

Eğitimi veren Fizyoterapisti öğrenmesi gereken şeyleri beklenenden önce öğrendiğini söylüyor. Şimdiden evlerimizin sevgi yumağı oldu. Onu hepimiz çok seviyoruz ama onun sadece annesine ve bana özel olarak yaptığı bir sevgi işareti var. Ne demeli; kalpten kalbe yol var.

Şunu da söylemek zorundayım:

Aslında Hiranur Melek hayatımızda yeni bir misyonun da kapısını açtı. İnsanlar neye yoğunlaşırsa o konuyla ilgili hususlar karşısına çıkıyor.  Bu durumdaki çocukların rapor almasındaki sorunlar, eğitimiyle ilgili yaşanan problemler, sosyal hayatta çözülmesi gereken sıkıntılar… Hepsi neredeyse peş peşe önüme gelmeye başladı. İşin sadece kanun yapmakla sınırlı olmadığını yaşadıkça anlıyorsunuz.

Peki bütün bu yaşadıklarımızı kamuoyu ile paylaşabilir miydik? 1 ay kadar önce Haber Türk Televizyonundan Belkıs Kılıçkaya aradı. Torunumuzun annesi ve babasının onayını alarak televizyona anlattık. Yayını seyreden herkes çok etkilendiğini söyledi.

Amacımız kendimize ait bir sırrı ifşa etmek değil, her canlı bireyin sevgi ve emekle uğraşılırsa pekala sevgi yumağı haline gelebileceğini göstermekti.

Bazı güzellikler hayatınıza sıkıntı kapısından girerler. Önce sadece sıkıntıyı fark edersiniz, güzelliği görmeniz için sabır gerekir.

 

DÜNYA HOCALI KATLİAMINA KAYITSIZ KALAMAZ!

         DÜNYA HOCALI KATLİAMINA KAYITSIZ KALAMAZ!

 

Her 26 Şubat günü derin bir hüzün kaplar içimi..

Bazen buz gibi olurum, dağ başında karlı bir kış günü çıplak ayakla dolaşmak zorunda kalmış gibi..

Bazen kan ter içinde kalırım, dört bir yandan ağır bir silahlarla bombardıman altında kalmış savaş mağdurları gibi ..

Bundan 21 yıl önce bir 26 Şubat günü, tüm dünyanın gözleri önünde Hocalı’da şimdi acıklı bir film senaryosu gibi anlatılan vahşi bir hadise yaşandı. Bu sebeple 26 Şubat’larda hüzünleniriz, yüreğimiz yanar?

Tam 21 yıl önce 25 Şubat’ı 26 Şubat’a bağlayan gece yarısı Hocalı’da binlerce masum insan insafsızca bir saldırıya maruz kaldılar; silahsız, savunmasız, yapayalnız… Hocalı topyekün bir saldırıya uğradı,  613 kişi katledildi; çocuk, kadın, yaşlı demeden.. 475 kişi kaçırıldı, 150 kişi kayboldu. Canını kurtarmak için Agdam’ın karlı tepelerine kaçabilenlerin bir kısmı soğuktan öldü, bir kısmının ayakları soğuktan dondu. Canını kurtarabilen insanlar yerlerini, yurtlarını terk etmek durumunda kaldılar. Şu anda Hocalıdan kaçarak canını kurtarabilenler de dahil 1 milyondan daha fazla insan yerleriyle, yurtlarıyla ve en önemlisi hatıralarıyla buluşmak istiyor.

Hocalı, katliamın yaşandığı yıllarda 11.350 kişinin yaşadığı bir şehirdi ama Dağlık Karabağ’da Ağdam ile Hankendi arasında çok stratejik bir konuma sahipti. Karabağ’ın tek havaalanı Hocalı’daydı. Dolayısıyla Hocalı’ya saldırı oldukça anlamlıydı.

Karabağ o tarihlerde henüz işgal edilmemişti ama belki Karabağ’ın işgali Hocalı’dan geçiyordu. Bunu sağlamak isteyenler belli ki Hocalı’daki masumlardan öldürebildiklerini öldürmek, öldüremediklerini de kaçırtmak istiyorlardı.

Yirminci Yüzyılın başında Anadolu’da katledildiklerini iddia eden Ermenilerin bu iddialarını tarihçiler reddediyor ama 20. yüzyılın sonunda Hocalı’da yaşanan katliamı gizlemek, saklamak mümkün değildi. Her şey ortada idi, çünkü katliam bütün boyutlarıyla videoya çekilmiş, fotoğraflarla kaydedilmişti bir gazeteci tarafından.. Hocalı dört bir yandan ablukadaydı ama gazeteci bu görüntüleri almayı ve dünyaya duyurmayı başarmıştı.

Bu görüntüleri izledim, daha doğrusu izlemeye çalıştım. Yaklaşık 30 yıllık doktorum, meslek icabı yaralanmış, vücudu parçalanmış, yüzü gözü kan revan içinde kalmış pek çok insan gördüm. Doktorlar bu nevi hadiselere karşı dayanıklıdır. Ben de dayanıklı sayılırım, daha doğrusu öyle olduğumu zannederdim. Ta ki Hocalı’da katledilen insan görüntülerini görünceye kadar.. Karnı yarılmış hamile kadınlar, gözü oyulmuş çocuklar, kafatası derisi soyulmuş  insanlar…. İnsanların bu görüntülerini görünce bir süre sonra gözümü görüntülerden başka bir yöne kaydırmak zorunda kaldığımı fark ettim. Çünkü seyrettiğim görüntüler meslek hayatımda gördüklerimden daha feci idi.

Hocalı’da her şey ortada… Failler belli, çünkü kendi itirafları var.  Yapanlar cezalandırılmamış, tam tersine ödüllendirilmiş. Her şey dünyanın gözü önünde cereyan etmiş ama sesini çıkarması gereken ülkelerin çoğu görüyor fakat görmemezliği tercih ediyor.

Hocalı’da hayatını kaybedenler Azerbaycanlı Türk idi.  Ama sadece Türk dünyasının ve Türklerin problemi değildir.

Hocalı’da hayatını kaybedenler Müslümandı ama sadece  İslam dünyasını ilgilendiren bir problem de değildir.

Hocalı’da hayatını kaybedenler insandı. Dolayısıyla tüm insanlığı ilgilendiren bir problemdir.

İnsanlık yeni bir Hocalı katliamı ile karşılaşmak istemiyor ise bu katliamı görmek, ortadaki failleri bulmak, bu vahşi katliamın faillerine gereken tepkiyi ve cezayı vermek durumundadır.  Aksi taktirde Hocalı sadece 20. Yüzyılın en kanlı katliamı olarak kalmayacak, aynı zamanda insanlığın en utanç verici hadisesi olarak anılmaya devam edecektir.      

Necdet Ünüvar

AKPARTİ Adana Milletvekili

Türkiye-Azerbaycan Parlamentolar arası Dostluk Grubu Başkanı

Interview to ECO VISION

Question 1: With which characteristics are Turkish and Azerbaijan political relations different in 2011 and in this context is it possible to say that things that lived in 2009 bilateral relations are erased from memories?

Having changeable characteristic from year to year for Turkish and Azerbaijan bilateral relations is not possible. We are mentioning about two brother states and attributing this brotherhood to the same relation methods with other countries is not true. From this point of view, 2011 bilateral relations went down into history as the year which new strong bonds added on past ones and a more absolute and undisputed association was announced to the world opinion. One of the most important samples of this is the election of Azerbaijan to UN Security Council as temporary member and – should be expressed proudly – the support of Turkey in this process. On the other hand the first foreign state that ran to Van earthquake was Azerbaijan. These directly symbolize “Blood Brothers”.

What if the behaviors of two brothers are, we are as such. Two brothers walk to the same aim but they may not want to apply same method every time. Sometime method debate can occur but this situation does not harm the soul of being brothers and it is not perceived as a permanent problem. Brother is brother. We, as two brother states, have common history and we are proceeding to walk after same aims for future. To carry anything in our memories cannot be in the question except the trust to each other and our glorious history.

Question 2: High pace political changes in 2011 that realized in Arab Countries caused Caucasus kept in background in priorities of Turkish Foreign Policy, didn’t it?

Lets shape our point of view in this subject as such “The spirit of human locates where pains”. Being exposed to bad management types and suffers for years of our brothers in Arabian countries maximized this pain’s intensity. That there, suffer has not ceased yet. It is obviously seen that this process is one of the most important foreign policy subjects which our country should focus on when we take into consideration the impact of this process as not only on a region or a country but also on continents. The approach of “Caucasus kept in background” is partly true but in terms of our country, providences about Caucasus like energy as first and transportation kept their places in agenda during this colicky period too. The projects Trans-Anatolia Pipeline and Azerbaijan-Georgia-Turkey Railway are all lived in this process.

Question 3: In case of full membership of Turkey to EU, can it contribute to strengthen social-economical and political reforms’ of Azerbaijan?

As a matter of fact full membership of Turkey to EU will not contribute only to Continental Europe. Turkey is in location of being a bridge among EU, Caucasus and Middle East. As known, Azerbaijan is included in ENPI “European Neighborhood Policy Instrument” of EU as well. Inclusion of Turkey in EU studies oriented towards neighborhood policies and using the resources to support these policies as a full member will give positive effects in terms of Azerbaijan. In political, social, cultural and economical subjects, the impacts of EU on Azerbaijan will get strength in favor of Azerbaijan inevitably.

 

 

Question 4: In solution of Nagorno Karabakh issue, for giving common response to countries like France where Armenian Lies take place which kind of activities can these two states engaged in together?

To supply trust atmosphere depends on goodwill about dialogue not only for Nagorno Karabakh but also for all dimensions of Armenia issues. Azerbaijan and Turkey declared their sincere intents clearly. We are ready to move forward in solution of issues with history and law studies that rest on official documents. The issue is that those who want to gain political profit over this issue want to neutralize our goodwill about this subject with the direct opposite methods. Especially, we observed regrettably Mr. Sarkozy’s inclusion to some focuses’ different calculations with the hope of rescuing his own political life.

But that, in foreign policy, to give sudden decisions are not right approaches. Hence, as both Azerbaijan and Turkey, we are going on our evaluations in a manner that will not harm our right stance. As known, there is a big reaction in France as well and the initiatives that want to cancel this law of prohibiting freedom of expression are going on.

As a result, Turkey and the brother state Azerbaijan will evaluate measures and approaches and then will announce the results of evaluation to world opinion according to the consequences of the struggle in French parliament among those who want this law and those who don’t want. 

Question 5: What are your basic expectations about Turkey and Azerbaijan political relations’ development in this year and following years?

As mentioned in the beginning, Turkey and Azerbaijan relations should be evaluated differently than the relations with other countries and should be looked over “Blood Brother ship” perspective. Our brother ship with Azerbaijan will go on to get strength in all fields in short and long term. My individual expectation in this year is that there will be more concrete collaborations especially in energy field. I guess that concrete steps will be picked up by passing to construction steps of Trans Anatolian Pipeline.  

 Image

EcoVision Dergisi Azerbaycan Mülakatı

Soru 1: 2011 yılında Türkiye ve Azerbaycan arasındaki politik ilişkiler hangi özellikleriyle farklıdır ve bu kapsamda 2009 yılında ikili ilişkilerde yaşananların hafızalardan silindiğini söylemek mümkün mü?

Türkiye ile Azerbaycan ikili ilişkilerinin yıldan yıla değişken bir özelliği olması mümkün değildir. İki kardeş devletten bahsediyoruz ve bu kardeşliği diğer devletlerle ilişkiler gibi aynı yönteme dayandırmak doğru değildir. Bu bakış açısı ile 2011 ikili ilişkileri, geçmişin üzerine yeni güçlü bağların eklendiği, daha mutlak ve tartışılmaz bir birlikteliğin dünya kamuoyuna duyurulduğu bir yıl olarak tarihe geçmiştir. Bunun en önemli örneklerinden biri de kardeş Azerbaycan’ın BM güvenlik konseyine geçici üye olarak seçilmesi ve gururla ifade etmek gerekir ki Türkiye’nin bu konuda verdiği destektir. Buna karşılık Van’daki depreme ilk koşan devlet Azerbaycan’dır. Bunlar doğrudan “öz kardeşlik” i simgelemektedir.

Kardeşlerin birbirlerine davranışları nasılsa biz iki kardeş ülke öyleyiz. İki kardeş aynı amaca yürür ancak her zaman aynı yöntemi uygulamak istemeyebilir. Kimi zaman yöntem tartışması olur ancak bu durum kardeşliğin doğasını zedelemez ve bu sürekli bir sorun olarak algılanmaz. Kardeş kardeştir. Biz iki kardeş ülke olarak ortak geçmişe sahibiz ve gelecek için ortak gayeler peşinde yürümeye devam etmekteyiz. Hafızamızda birbirimize duyduğumuz güven ve şanlı geçmişimizden başka herhangi bir şeyi taşımamız söz konusu olamaz.

Soru 2: 2011 yılında Arap ülkelerinde gerçekleşmiş yüksek tempolu politik değişiklikler Türkiye’nin dış politikası önceliklerinde Kafkasları biraz geri planda tutmadı mı?

Bu konuda bakış açımızı şuna göre şekillendirelim “İnsanın neresi ağrıyorsa canı oradadır”. Arap ülkelerinde ki kardeşlerimizin yıllarca çektikleri ıstırap ve kötü yönetim şekilleri bu ağrının şiddetini en üst düzeye çıkarmıştır. Ki bilindiği üzere sancı hala dinmemiştir. Bu sürecin sadece bir ülke veya bölge olarak değil kıtalar üzerindeki etkisi dikkate alındığında ülkemizin odaklanması gereken en önemli dış politika konularından biri olduğu açıkça görülmektedir. Kafkasların geri planda kaldığı yaklaşımı kısmen doğrudur ancak ülkemiz açısından Kafkaslar ile ilgili tasarruflar başta enerji ve ulaştırma olmak üzere sözünü ettiğimiz sancılı dönemde de gündemdeki yerini korumuştur. Trans Anadolu Boru Hattı anlaşması, Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye arasında ki demiryolu projeleri bu süreçte yaşanmıştır.

Soru 3: Türkiye’nin AB’ye ne zamansa tam üyeliği Azerbaycan’da sosyal-ekonomik ve siyasal reformların kuvvetlenmesine katkı sağlayabilir mi?

Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğinin sadece Kıta Avrupa’sına katkısı olmadığı zaten açıktır. Türkiye, AB açısından Kafkaslar ve Ortadoğu bölgelerine uzanan bir köprü konumundadır. Bilindiği üzere AB’nin ENPI “European Neighbourhood Policy Instrument” olarak ifade ettiği komşuluk politika araçlarının kapsamında Azerbaycan’da bulunmaktadır. Komisyonda komşuluk politikaları ve bu politikaları destekleyecek kaynakların kullanıma yönelik çalışmalarda tam üye sıfatı ile Türkiye’nin de dâhil olması Azerbaycan açısından olumlu etkiler gösterecektir. Başta siyasi konular olmak üzere kültürel, sosyal ve ekonomik kalkınma konularında AB’nin Azerbaycan üzerindeki etkilerinin Azerbaycan lehinde güçlenmesi kaçınılmaz olacaktır.

Soru 4: Dağlık Karabağ sorununun çözümünde, Fransa gibi ülkelerde Ermeni yalanlarına ortak cevabın verilmesinde iki ülke hangi ortak faaliyetlerde bulunabilir?

Sadece Dağlık Karabağ değil tüm yönleri ile Ermeni meselesi ile ilgili olarak diyalog ortamının sağlanması iyi niyete bağlıdır. Azerbaycan ve Türkiye bu anlamda oldukça açık bir şekilde samimi niyetlerini dile getirmişlerdir. Belgelere dayanan tarih ve hukuk çalışmaları ile sorunların çözümü noktasında adım atmaya hazırız. Sorun şu ki bu mesele üzerinden siyasi rant elde etmek isteyenler bu konuda ki iyi niyetlerimizi tam aksi yöntemler ile etkisizleştirmek istemektedirler. Özellikle Fransa Cumhurbaşkanı Sn. Sarkozy’nin son gelişmelerde kendi kişisel siyasi hayatını kurtarabilme umudu ile bir takım odakların hesaplarına dâhil olduğunu üzülerek seyir ettik.

Ancak dış politikada acele karar vermek çok doğru bir uygulama değildir. Bu nedenle gerek Azerbaycan gerekse Türkiye Cumhuriyeti olarak haklı duruşumuza zarar vermeyecek şekilde değerlendirmelerimize devam etmekteyiz. Bilindiği üzere Fransa içerisinde de bu son gelişmelere büyük tepki bulunmakta ve ifade özgürlüğünü kısıtlama niyetiyle ortaya atılmış olan bu yasanın iptali için teşebbüsler devam etmektedir.

Sonuç itibari ile Fransız parlamentosunda oynanan bu oyuna dâhil olanlar ile karşı duranlar arasındaki mücadelenin neticesine göre ülkemiz ve kardeş Azerbaycan alınacak tedbir ve ortaya konacak uygulamaları değerlendirecek ve dünya kamuoyuna sunacaktır.

Soru 5: Bu yıl ve önümüzdeki birkaç yıl için Türkiye-Azerbaycan siyasi ilişkilerinin gelişi ile ilgili temel beklentileriniz nelerdir?

Başlangıçta da ifade edildiği gibi Türkiye ve Azerbaycan ilişkileri diğer dış devlet ilişkilerinden farklı değerlendirilmeli ve “Öz Kardeşlik” ilkesi üzerinden bakılmalıdır. Kısa ve uzun vadede Azerbaycan ile kardeşliğimiz her alanda güçlenerek devam edecektir. Bu yıl içerisinde kişisel beklentim özellikle enerji alanında daha somut işbirliklerinin doğacağı yönündedir. Trans Anadolu Boru Hattının inşaatına geçilerek somut adımların hızlanacağı kanaatindeyim.

Türkiye-Azerbaycan ‘kardeşliği’ üzerine

Prof. Dr. Necdet ÜNÜVAR, Türkiye-Azerbaycan Parlamentolararası Dostluk Grubu Başkanı, Adana Milletvekili   –   20.01.2012. Zaman

Son dönemde bölgemizde ve dünyada çok önemli gelişmeler, gerçekten büyük değişimler yaşanıyor.
Daha çok rejimlere ve yönetimlere bakan yönüyle algıladığımız bu değişim, aslında her birimizi etkisi altına alıyor, ama az, ama çok dönüştürüyor. Ancak her şeye rağmen, zamana ve koşullara bağlı olarak değişmeyen ve belki de hiç değişmeyecek şeyler de var: İki insanı ya da halkı birbirine bağlayan kardeşlik hissi gibi. İşte Türkiye ve Azerbaycan halkları, bu türden bir kardeşlik hissini paylaşmaktadırlar. Dili, tarihi, coğrafyası, duygu ve düşünce dünyası, kaderi ve daha pek çok şeyi bir “millet”in “iki devlet”idir, Türkiye ve Azerbaycan. Bu öyle bir kardeşliktir ki, temelinde, Osmanlı İmparatorluğu’nun, tarihinin en kötü günlerini yaşadığı bir sırada, tüm imkânsızlıklara rağmen, 1918 yılında Nuri Paşa komutasındaki 8 bin kişilik orduyu Azerbaycan’a yollarkenki fedakârlığı; 1921’de Kurtuluş Savaşı’nın en kritik günlerinde, kendilerinden borç para talep eden Mustafa Kemal Paşa’ya “Paşam, bizim Türk milletinde kardeş kardeşe borç vermez. Kardeş, her zaman kardeşinin elinden tutar. Biz kardeşiz. Her zaman elinizden tutacağız ve tutmaya devam edeceğiz.” diyerek, derhal 500 kg. altın gönderen Neriman Nerimanov’un civanmertliği; 23 Ekim 2011’de Van’da meydana gelen 7,2 büyüklüğündeki deprem sonrasında yardım çağrısını bile beklemeden derhal bölgeye intikal ederek depremzede kardeşlerinin yardımına koşan Azeri kurtarma ekiplerinin hamiyetperverliği vardır. Tarih boyunca pek çok kez sınanmış ve her sınavla daha da büyüyerek, güçlenerek bugünlere ulaşmış olan bu kardeşlik, inşallah günümüzdeki ve gelecekteki sınamalardan da başarıyla geçerek sonsuza dek sürecektir.
Türkiye-Azerbaycan devletlerarası ilişkileri de, hakikaten dünyada bir başka örneği daha olmayan, özge ilişkilerdir. Halklar arasındaki kardeşliğe dayanan ve bu kardeşliği her türlü maddi mülahazanın, ekonomik ya da diplomatik çıkar hesabının üzerinde tutan, kelimenin tam manasıyla “kader birliği” temelinde yükselen bir birliktelikten, yakınlıktan söz ediyoruz. Bilindiği gibi, bugün Azerbaycan topraklarının % 20’si Ermenistan’ın işgali altında olup, 1 milyondan fazla Azeri kardeşimiz topraklarından sürülmüş, mülteci olarak çok zor koşullarda hayat mücadelesi vermek zorunda bırakılmıştır. “Kader birliği” özünde “keder birliği”dir. Türkiye, Azerbaycan’ın 20 yıldan uzun bir süredir devam etmekte olan bu büyük kederini samimi olarak paylaşmakta, azaltmak yönünde yoğun gayret sarf etmektedir. 12 Haziran 2011 seçimlerinden sonraki Azerbaycan ziyaretinde Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın da hepimiz adına bir taahhüt olarak bir kez daha ifade ettiği gibi “Azerbaycan için Yukarı Karabağ konusu ne denli bir kanayan yaraysa, bilinmelidir ki bizim için de o denli kanayan bir yaradır. Bundan farklı bir düşünce bizde asla varid olamaz. Bu konunun da sonuna kadar takipçisiyiz, bundan sonra da takipçisi olmaya devam edeceğiz.” Şu noktanın altını önemle çizmek isterim ki, sorunun çözümü için 1992 yılında Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı tarafından, Amerika, Rusya ve Fransa’nın eşbaşkanlığında oluşturulan ve yirmi yılını doldurmasına rağmen sorunun çözümüne yönelik bir arpa boyu yol alamayan Minsk Grubu, Azeri kardeşlerimizin kabul edebileceği, adil bir çözüm formülünü üretebileceğine dair umut vermemektedir. Son olarak ‘soykırım’ın inkârını suç sayan bir yasa çıkartma çabasıyla Ermeni yanlısı tutumlarına bir yenisini ekleyen ve konuyla ilgili siyasal literatürdeki adıyla “taraf arabulucu” olduğu defalarca ve bu olayla bir kez daha tescillenen Fransa’nın hâlâ Minsk Grubu üyesi olması, bunun temel nedenlerinden birisidir. Bu sorunu ve iki devleti ilgilendiren her sorunu, uluslararası ilişkilerde “çıkar”dan başka motivasyon bilmeyen bir bakış açısıyla değil, kardeşliğimize dayanarak ve sadece bundan güç alarak, “bir” ve “birlikte olarak” çözebiliriz. Türk ve Azeri halklarının kardeşliğini, iki devletin “birlikteliğini” küçümseyenler ya da bunu bir ayak bağı ya da engel olarak görenler büyük bir yanılgı içindedirler.
Stratejik vizyondan yoksun, dar görüşlü siyasetçilerin yaklaşan seçimlere yönelik oy hesaplarıyla gündeme getirdikleri söz konusu yasa tasarısı konusunda da Fransız Senatosu’nda aklıselimin galip geleceğini umuyor, Fransa üzerinde ciddi etkileri olduğunu düşündüğüm dost ve kardeş Azerbaycan’ın aksi bir durumda kardeşliğin gereği olarak üzerine düşeni yapacağından hiçbir endişe duymuyorum.
Başkanlığını yaptığım Türkiye-Azerbaycan Parlamentolararası Dostluk Grubu, başta Türkiye Büyük Millet Meclisi olmak üzere her platformda, iki ülke arasındaki, gelinen nokta itibarıyla stratejik ortaklık seviyesine ulaşmış ilişkileri daha da geliştirmek amacıyla çalışmak arzusundadır. Azerbaycan Milli Meclisi’ndeki parlamenter kardeşlerimizin de katkılarıyla, Türk-Azeri kardeşliğine hizmet etmeyi, katkı sağlamayı en büyük onur vesilesi sayacağız.

Hoşgeldiniz

Ülkemizin en önemli coğrafyalarından biri olan Çukurova’nın gözdesi Adana ilinin milletvekili olarak hizmet vermekten duyduğum onuru ve hissettiğim sorumluluğu sizler ile paylaşabileceğim, yöremizi birlikte güçlendirebilmemiz için gerekli bilgi paylaşımını sağlayabileceğim ve en önemlisi sizlerin doğrudan katılımları ile yeni projeler üretebileceğim wordpress platformuna hoş geldiniz!

Sizler ile yeni fikirleri ve yeni projeleri tartışabileceğimiz konuları bu sitede bulabileceksiniz. Birlikte daha güzel işler yapabilme umudu ile…

Prof. Dr. Necdet ÜNÜVAR

Ak Parti Adana Milletvekili